BRANDDAY

Tarafsız, yorum-haber ve analiz.

Erdoğan ekonomik krizi kabul etti

7 dakika okuma süresi

Türkiye ekonomisi jeopolitik risklerin etkisi başta olmak üzere, yüksek cari açık ve borçlanmayla 2018 yılında ağır darbe almıştı.

COVID-19 salgınıyla beraber daha da derinleşen krizin etkileri Türkiye’de halkın ciddi yoksullaşmasına neden oldu.
Kötü ekonomi yönetiminin ve kurumların bağımsızlığının ortadan kalkması sonucunda kur artışını durdurmak amacıyla Merkez Bankası’nın rezervleri tüketildi ve politika faizi istenilen düzeyde arttırılmadı.
ABD ve AB ile gerilen ilişkiler yabancı yatırımcıyı korkuturken, yaptırım tehditleri mevcut yatırımlarında ülkeyi birer birer terk etmesine sebep oluyor. Ülkede hukukun siyasallaşması nedeniyle kaybolan güven ortamı, Türkiye’yi ciddi bir destabilizasyona sokmuş durumda.

Ekonomik krizin nedeni yine dışarıda bulundu: Erdoğan ekonomik savaş altındayız dedi.

İzmir’de yaşanılan deprem sonrasında siyasetin gerginliği beklenilenin aksine yumuşamadı. Kutuplaşmanın giderek arttığı ülkede ulusal bütünlük sağlanamıyor. Ekonomik kriz gerilimi arttırırken MHP lideri Bahçeli’nin “askıda ekmek” kampanyası ilk önce muhalefete “ülkeyi ekmeye muhtaç ettiniz” pasını atmışken Cumhurbaşkanı’nın “ekmeğe muhtacız” diyen vatandaşa “keyif çayı iç” demesi ise muhalefete yeni bir gol pası vermesine neden oldu.

Dövizin artması ile ortaya çıkan yüksek hayat pahalılığı ve oluşan işsizlik, Erdoğan ve Bahçeli ikilisini köşte sıkıştırmışa benziyor. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ekonomik savaş“ çıkışı bunu doğruluyor. Erdoğan bu söylemi ile ekonomik krizi doğrularken nedenlerini ise dış güçlelere bağlıyor.

Türkiye’de iktidarların dış güçler siyaseti hep dile gelmiştir. Hatırlayacaksanız buna bir dönem Erdoğan’da işaret etmiş ve her şeyi dış güçlere bağlamanın kendimizi kandırmak olduğunu söylemişti.

Peki kim bu dış güçler?

Türkiye son yıllarda özellikle ABD ve AB ile ciddi bir gerilim halinde. Batı ittifakının bir parçası olan Türkiye, Avrupa Birliği ile Doğu Akdeniz başta olmak üzere insan hakları, hukuk, demokrasi ve ifade özgürlüğü gibi alanlarda sorunlar yaşıyor. Fransa, Türkiye’yi doğrudan İslami cihatçılara verdiği desteği eleştirirken Ankara, Paris’i İslam düşmanlığı ile suçluyor.

Bunlara rağmen AB’nin Türk ekonomisini hedef aldığı söylenemez. Çünkü Türkiye’nin hala en önemli ticaret ortağı AB’dir. Bu açıdan AB ticaret yapıp, yatırım yaptığı Türkiye’nin ekonomisinin iyi olmasını isteyecektir.

İlişkilerimizin gergin olduğu bir diğer ülke olan ABD ise Türkiye’nin S-400 Hava Savunma Sistemi’ni Rusya’dan alıp test etmesini bir türlü kabullenemedi. Washington, Ankara’yı NATO’ya ihanetle suçlarken Erdoğan bu adımların beyefendileri rahatsız etti çıkışı, Türkiye’nin Batı İttifakı’ndan koptuğu yorumlarına neden oluyor. Her ne kadar S-400’lerden dolayı ABD ile kriz yaşamamıza rağmen Trump ile Erdoğan arasındaki diyalog, ilişkileri dengeleyici bir nitelikte tutuyor. Rahip Brunson geriliminden sonra Trump’ın Türkiye’ye ekonomik yaptırım kararını dışarda bırakırsak, ABD’nin Türk ekonomisini hedef aldığını söyleyemeyiz. Şu anda ABD’nin F-35 savaş uçaklarını vermemesi dışında Türkiye’ye karşı almış olduğu bir ekonomik yaptırım yok. Vizeleri geçici olarak askıya alan ABD’nin bu adımı da ekonomik ilişkileri koparcak nitelikte bir adım değildi.

Türkiye’ye karşı ekonomik olarak tehdit de bulunan sadece körfez ülkeleri. Resmi olmasa da Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Bahreyn’de Türk mallarına yönelik bir boykot var. Bunun ileride ticari etkilerinin ne kadar olacağını göreceğiz. Bunun dışında Türkiye’nin de resmi olmasa da Fransız mallarını boykot çağrısı var. Bu çağrıyı da Cumhurbaşkanı Erdoğan Macron’u hedef aldığı konuşmada yapmıştı.

Dış güçlerin Türkiye ekonomisine açık müdahalesi nasıl olur?

Dünyada artık tam bağımsız devlet diye söz konusu bir şey yoktur. Devletler birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Küresel sistemde mevcut ekonomik çarklar bu prensipte hareket eder. Devletler arası ilişkilerin temelinde de iktisadi çıkarlar vardır. Ülkeler birbirlerinden mal alıp, mal satarlar ve hiçbir ülke mal alıp, mal sattığı bir ülkenin istikrarsızlaşmasını istemez. Tam tersine yatırımlar yaparak daha da zenginleşmek isterler. Örnek verecek olursak Alman hükümeti Türk halkının yoksullaşıp Alman mallarına taleplerinin düşmesini istemeyeceği için, Türkiye’yi ekonomik olarak saldırıya altına almaz. 2018’de Türkiye’deki döviz ve borçlanma krizi sonrası Merkel, Türkiye ekonomisi hakkında düşüncelerini söylerken ticaret ortağımız Türkiye’nin zayıflamasını istemeyiz demişti. Türkiye’de istikrarsızlık Avrupa’yı da olumsuz etkileyecektir. Çünkü Türkiye büyük bir pazardır.

Hangi koşullarda ülkeler birbirlerine ekonomik savaş başlatır?

Şu anda dünyada Çin ile ABD arasında Trump’ın başlattığı bir ticaret savaşı var. Bu iki ülke dünyada hakim güç olma mücadelesi veriyor. Bu rekabet dünya ekonomisi içinde ülkelerin değişken çıkar ilişkilerine sebep oluyor. Yine ABD’nin rekabet halinde olduğu Rusya’ya yönelik yaptırımları var. İran ve Kuzey Kore’de ekonomik olarak ambargo uygulanan ülkeler arasında ve bu ülkeler küresel barışa tehdit olarak Batı dünyası tarafından konumlandırılıyor. İran her ne kadar rejimiyle eleştirilse de bazı Batı ülkeleriyle esnek ilişkilere ekonomik çıkarlar dolayısıyla sahip. Özelllikle Fransa ve Almanya gibi AB ülkeleri İran’a yaptırımlardan memnun değil. Yine Almanya Çin ile muazzam bir ekonomik işbirliği geliştirdi. Almanya, Çin’e karşı ekonomisini dengeleyen ve ihracatı yüksek olan ülkelerden biridir.

Dolayısıyla sayın Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin bölgede farklı alanlarda yaşadığı gerilimler ve anlaşmazlıklar nedeniyle henüz ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya olduğu söylenemez. Yarından sonra ABD’yi yönetecek isim Türkiye’ye yönelik yaklaşımları ve AB’nin Aralık ayındaki zirvesi bu konuda belirleyici olacak.

Biden’ın kazanması sonucunda ABD’nin CAATSA yaptırımlarını Türkiye’ye karşı uygulaması bekleniliyor. Yine Yunanistan, Güney Kıbrıs, Fransa, Avusturya ve Lüksemburg gibi ülker Türkiye’ye ekonomik yaptırım kararı çıkartma konusunda AB’ye baskı yapacaktır. Ancak bu düşük bir ihtimal olarak düşünülüyor. Almanya Şansöylesi Merkel şu anda AB’nin patronu olarak Türkiye – AB ilişkilerini Trump’a benzer bir şekilde dengeliyor. Merkel’in mültüci korkusu bunda etkili olurken Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın talepleri Almanya için Türkiye’yi kaybetme riskini alacak kadar önemli gelmiyor.

Bizim için en kritik olan ülke ABD. Biden umarım Erdoğan’ı hedef alırken tüm Türkiye’yi karşısına alacak adımları atmaz. Aksi halde bu topyekün Amerika’ya karşı Türkiye halkının birleşmesine neden olacaktır. Bu gelişme de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomik krizin kaynağının içerde değil, dışarda olduğu propagandasını sürdürmesini sağlayacaktır.

Artık Türkiye öyle bir noktaya geldi ki her krizin nedeni Erdoğan’a karşı bir savaşın nedeni olarak algılanmaya başladı.

Cumhurbaşkanı bunu daha ne kadar sürdürecek bu da muhalefete bağlı. Eğer muhalefet yapıcı ve rasyonel bir perspektifte değil, Erdoğan’ın peşinden bu söylevlere katılırsa Türkiye’nin çileli halkının sorunlarına çözüm bulunulamayacak.

Bir seçim arefesine yönelik izler taşıyan mitingler ve karşılıklı söylevler politik gerginliği arttırırken, esas belirleyici konu Erdoğan’ın kaybedeceği bir erken seçime girme kararı alıp almayacağı olacak. Daha da önemlisi “Türkiye’de demokratik bir seçim sonucunda yeni bir hükümetin kurulması mümkün olabilecek mi?” sorusunda yatıyor. TÜİK’in ve Sağlık Bakanlığı’nın şefaflığı, hukukun üstünlüğü bu kadar tartışma konusu olan bir ülkede YSK’nın güvenirlirliği de tartışma konusudur.

Metropoll’ün son kamuoyu araştırması AKP’nin %30’ların altına düştüğünü ilk kez ortaya koyarken, kararsızların artışı da muhalefete bir güvenin olmadığını gösteriyor. Muhalefette Erdoğan’a karşı aday olacak liderin belirlenmesi daha kararlaştırılmasını geçelim bir uzlaşmada yok. Gelecek Partisi lideri Davutoğlu her geçen gün sertleşirken DEVA lideri Babacan’da artık doğrudan Erdoğan ve Bahçeli’yi hedef alan açıklamalar yapıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yerli ve milli parti” dediği ve kuruluş yıl dönümünü tebrik ettiği İYİ Parti ise kendi iç çekişmeleri ile adeta ablukada.

Yerel seçimlerde HDP’nin önemini gören CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’ndan daha az bir popülerliğe sahip. Muharrem İnce’nin hareketi ile üzerinde baskının arttığı Kılıçdaroğlu’nun muhalefete nasıl bir liderlik üstleneceği bu yüzden belirsiz. Özellikle HDP’li siyasilere yapılan tutuklamalar ve gözaltılar sonrası yıpranan HDP’yle, İYİ Parti arasındaki taban zıtlığı Kılıçdaroğlu’nun işini zolaştırıyor. Muhalefetin tek bir adayla Erdoğan’a karşı çıkma düşüncesi şu an için zor gözüküyor. Ancak siz de biliyorsunuz ki Türkiye’de siyasette kimin kiminle işbirliği yapacağı hiç belli olmuyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir