BRANDDAY

Tarafsız, yorum-haber ve analiz.

AB’nin mülteci politikası iki yüzlü mü yoksa pragmatik ve rasyonel mi?

6 dakika okuma süresi

Fotoğraf: İHA

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Türkiye’ye Afgan sığınmacılar için de maddi yardımda bulunmalıyız çıkışı, akabinde Avusturya Başbakanı’nın Afgan sığınmacılar için AB değerlerini gerekçe göstererek Türkiye’yi adres göstermesi, Yasin Aktay’ın Suriyelilerin geri gönderilmesi halinde Türkiye ekonomisinin çökeceğini iddia etmesi, üç farklı ilkesiz yaklaşımı ortaya koyuyor.

AB yakın tarihi açısından “mülteci krizi” birçoklarına göre AB’nin değerleri açısından iki yüzlü bir politika olarak anılırken, bu politikanın mimarı olan Merkel’i rasyonel ve pragmatik yaklaşımından ötürü başarılı bulan ve hatta kahramanlaştıranlarda mevcut. Meseleye sol romantik ya da ırkçı bir bakış açısı ile iki ayrı kutupta yaklaşanların ortasında azınlıkta kalan rasyonel ve pragmatikler meseleye Merkel gibi yaklaşıyorlar.

Peki nedir bu rasyonel politika?

İşin özü planlı, kontrollü, sürdürülebilir bir politikada yatıyor. Birçok akademisyen ve gazeteciye göre AB’yi dağılmaktan kurtaran Angela Merkel’in mülteci politikası yeni ortaya çıkan bir politika değildir. Avrupalılar için Türkiye II. Dünya Savaşı’nın sonunda keskinleşen bir görüş olarak “tampon bölge” olmuştur. Bu kavram Batı’nın güvenliği için son derece stratejiktir. Soğuk Savaş Dönemi’nde Sovyetlerin Türkiye’yi işgal etmeleri demek, kendi güvenliklerinin de bir sonuydu. Bu nedenle hep Türkiye’ye sınırlarını koruyan bir “bekçi” muamelesi yapmıştırlar. Bizler açısından bu iki yüzlü bir siyaset fakat onlar için rasyonel bir politikadır. Şimdi düşünelim. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın iktidarını sürdürmek için iç ve dış politikada mültecileri kullanması ve buna karşılık AB’nin Türkiye’deki hak ihlallerine güçlü bir ses çıkarmasının önüne geçmesi nasıl kendi açısından rasyonelse, Batı için de rasyoneldir. Alan memnun, satan memnun anlayışında bir akılcı yaklaşım var iki tarafta.

Hangisi Türkiye’nin çıkarınadır?

Eğer biz Suriye’de istikrarın ve barışın öncüsü bir ülke olarak kendimizi konumlandırsaydık, tüm taraflarla görüşebiliyor olsaydık, kendi sınırlarımız bizim Peşaver’e dönmezdi. Türkiye demokratik dönüşümünü sürdürebilseydi bugün Suriye’de söylediği sözün bir karşılığı olacaktı. Türkiye’nin Esad’ı devirme ve orada cihatçılarla ittifak yaparak Suriye’ye egemenlik kurma politikası vahim bir hatadır. Bu “stratejik ahmaklık” ile Türkiye’ye Irak’ı da dahil edersek milyonlarca insanın ölümüne ve büyük bir ekonomik kayba neden olmuştur. Türkiye, radikalleri desteklemek yerine her “özgür” dünya ülkesinin liderinin görüştüğü Esad’la görüşüp, Suriye siyasetinin içini dizayn etmeye kalkışmasaydı ve en önemlisi iç barışı sağlamış olsaydı, bugün Türkiye Suriye’de kazançlı olacaktı.

Ancak sanmayın burada rasyonel olmayan bir politika var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Arap Baharı sonrası Mısır’da İhvan’ın yönetime gelmesiyle izlediği neo-Osmanlıcılık politikası onun açısından rasyoneldir elbette. Ankara, Kahire, Şam arasında bir siyasal İslam ittifakı kurulacaktı ve Tayyip Erdoğan Ortadoğu’yu yönetecekti. Bu rasyonel politika Erdoğan açısından seçim zaferi olarak geri dönerken Türkiye toplumuna fakirlik getirdi. Düşünün İsrail ve Filistin çatışmasının arabulucusu Türkiye değil, “darbeci Sisi…”

Önce “kardeşim Esad deyip, sonra “diktatör” Esad demek Erdoğan’a seçimi kazandırtıyordu ama Türkiye kazanmıyordu. Esad’ın Rusya’ya gel beni kurtar, ülkem işgalde, ben meşru hükümetim dediği zaman Türkiye’nin politikası çökmüş ve uçak krizi nedeniyle Rusya ile ticaret bitme noktasına gelmişti. Putin’in, Erdoğan’ın damadı İŞİD’en petrol satın alıyor, Erdoğan İŞİD’e silah satıyor sözünden sonra bir anda yumuşayan ilişkiler ve verilen tavizler… Rusya’ya yakınlaşmak bir NATO ülkesi için kabul edilemez sayılırken, Türkiye’nin S-400 satın alması da Putin’in rasyonel politikasıydı. Normal şartlarda Rusya’nın bir NATO üyesi ülkeye S-400 satabilmesi için 4 milyar dolar harcamalı ve S-400’ü bedava vermelidir. Rusya hem Lazkiye’ye inerek Rus İmparatorluğu’nun hayalini gerçekleştirdi, hem de 2,5 milyar dolar cebine koydu, bu nedenle de NATO’ya nifak soktu. Türkiye en güvenilmeyen NATO ülkesi şu anda. İşin ilginç yanı Türkiye S-400’leri aktive de edemiyor. Bunu yaparsa İran gibi bir ülke muamelesi görecek ve yaptırımlar sertleşecekti.

Rasyonal politikalar ulusal menfaat demektir. Dış politika bir kişinin savrulmuş politik yaşamına endekslenirse sonuç Türkiye açısından işte böyle bir çöküşe neden olur. Bunun ekonomik ve ahlaki boyutunu daha önceki yazım da anltmıştm.

Özetle rasyonel olan devletler için mutlak olan “millet” yararınadır, pragmatiktir. Almanya rasyonel olanı yaptı ve Avrupa Birliği gibi bir ekonomik pazarını kaybetmedi, hem de sığınmacı dalgasını 2016 yılında yapılan geri kabul anlaşması ve mutabak çerçevesinde önledi. Avrupa Birliği ülkeleri iç siyasetinde AB’yi çok yıprattı. Avrupa, Almanya’nın bölgesel ve küresel etkisiyle birlikte toparlandı. Brexit bu açıdan Birleşik Krallık için akılcı mı oldu, tartışılır. Ancak Biden’ın Merkel’e Beyaz Saray’da vedası ve Rusya ile Almanya’nın doğalgaz boru hattı projesine onay vermesi Almanya açısından bir başarıdır. Almanya 1 milyon Suriyeli mülteciye de ev sahipliği yaparak bu insani krizin ahlaken üstüne düşeni AB ülkeleri arasında başta İsveç’le birlikte yapmıştır.

Kendi demokrasisini, barışını, istikrarını korumayı başaran Merkel, Almanya’yı da ABD’den sonra en çok göçmenle yaşayan ülkeler ligine sokmuştur. Almanya Milli Takımı bu yönde örnektir.

Burada asıl eleştirilmesi gereken ülkeler Rusya, ABD, Arap Ligi, İran ve Türkiye’dir

Bu nedenle Mülteci Krizi tüm bu gelişmeler çerçevesinde Türkiye demokratları tarafından değerlendirilmeli ve Türkiye daha fazla Pakistanlaşıp, Talibanlaşmadan önce kendi demokrasisini ve refahını düşünerek politika üretmesi gerekiyor.

Sonuç olarak Türkiye bir anda bu sıkışmışlıktan demokrasi ve özgürlüklerle iç barışını sağlayıp, refah toplumu olmaya karar verirse çıkabilir. Suriye’de barışı sağlamak için uluslararası bir komisyonla bütçe oluşturularak ABD desteği ile mülteciler teşvik edilirse süreç Türkiye için de pozitifleşir. Suriye’de önümüzdeki süreçte yeniden yapılacak Anayasa’da da Türkiye tarafları demokratik bir Suriye için destekler.

Aksi halde özellikle bir takım ulusal çıkarlar ve menfaatleri yok sayarak kendi rantına bakan bir anlayışla hareket edilirse Türkiye çok büyük zarar görür. Ulusal kimliğimiz açısından henüz demokratikleşmemiş ve refah devleti olmamış bir toplumun, özellikle Vahhabi bir çizgide olan bir İslam anlayışına itilmesi, zaten kaybolan müesses nizamın iyice aşiretleşmesine neden olur.

Kötülüğün sıradanlaşması demek, şiddetin, ölümün, en kan donduran olayların normalleşmesi demektir

Öfkeli Sünniler ile başlayan süreç, İŞİD ve El Nusra gibi çeteleri ÖSO kılıfı altında meşrulaştırıp, TSK ile birlikte ortak harekata dahil etmek rasyonel değildir.

Dışarda algıyı daha net ifade edeyim: Brexit sürecinde referandumun ana konusu Türkiye’ydi. Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da, Avusturya’da seçimlerin ana konusu Türkiye’ydi. AKP, Avrupa’da güçlenen sağın nedenlerindendir. Bu nedenle Türklerin imajı da çok ciddi zarar görmüştür.

Rasyonel olan ve rasyonel olmayan iki devlet var ortada evet ama bunlardan biri devlet, diğer değil. Bu nedenle devlet saraylarla değil, kurumlarıyla ayakta kalır sözünü bir kere daha hatırlamakta yarar var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir