BRANDDAY

Tarafsız, yorum-haber ve analiz.

Demokratlar ve otokratlar: Bu noktaya nasıl gelindi?

7 dakika okuma süresi

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, ABD’nin tek süper güç olarak ortaya çıkması, tarihin sonu olmamış ve tek süper güçlü dünya düzeni yerini çok kutuplu bir düzene bırakmıştı. Çok kutuplu bu yeni dünya düzeninde bölgesel güçler ön plana çıkmış ve bölgesel güçlerin ittifakı ortak çıkarlar denkleminde şekillenmiş, geldiğimiz noktada ise dünya, siyasi olarak demokratlar ve otokratlar olarak yeni bir Soğuk Savaş sürecine girerken, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, bu sürecin ne yöne evirileceği konusunda bilinmezliklerle dolu bir kapıyı ardına kadar araladı.

Bu yeni bilinmezi anlamak için dünyadaki siyasi gelişmelerin bu yeni bilinmeze doğru nasıl evirildiğini tekrar hatırlamak gerekiyor. 2000’li yılların başından 2010’lu yıllara geldiğimizde BMGK’nın 5 daimi ülkesinden ikisi olan Çin ve Rusya’nın küresel siyasette etkilerinin farklı yönlerde arttırdıkları gözlemleniyor. Çin satın alma gücü ve ihracatı ile ABD’yi geçerek potansiyel süper güç konumuna yükselmiş, Rusya, Vlademir Putin’in Devlet Başkanlığı döneminde askeri bir güç olarak yeniden dış politikada etkisinin arttırmış ve her iki ülkede ABD’nin küresel hegemonyasını kırmak için ortak çıkarlar perspektifi ile yakınlaşmıştı. Bu dönemde Irak ve Afganistan’ı işgal ederek dünyada çok ciddi bir itibar kaybeden ABD, Obama’nın başkanlığı döneminde kaybolan itibarını geri kazanmaya yönelik atılımlar ortaya koymuştu.

Popülizmin yükselmesi demokratik değerlerin gerilemesine neden oldu

Dünyadaki küresel sorunların (göç, iklim krizi, gelir dağılımında eşitsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, enerji güvenliği, terörle mücadele vb.) yapısal reformlarla kapsayıcı bir uzlaşma çerçevesinde çözümünün, küresel şirketler ve devletlerin çıkar çatışmaları nedeniyle sağlanamamasının yanında, popülizm ve milliyetçilik, özellikle evrensel değerlerle ortak hareket etme vizyonun kısmen uygulandığı Batı İttifakı’nda yeni bir çatlak olarak ortaya çıkması, demokrasinin faziletlerinin yeniden tartışıldığı bir dönemin başlamasına neden oldu.

Özellikle 2016 yılında, ABD’de Donald Trump’ın Başkan seçilmesi, ABD ve AB arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların derinleşmesine neden olurken, sorunlarla ortak mücadele ve işbirliği perspektifi ağır yara almıştı. Avrupa Birliği özellikle mülteci krizi ile kendi içinde ortak değerler açısından ayrışma göstermiş ve hatta Brexit ile Birleşik Krallık (imtiyazlı üye ülkeydi) AB’den ayrılmıştı. Gerilimin ve siyasal kutuplaşmanın arttığı bu dönemde ABD, Trump döneminde, geleneksel müttefikleri ile kurumsal ilişkilerinde (savunma ve güvenlik, ekonomik işbirliği) merkantilist bir politika izleme niyetini ortaya koymuştu.

Gelinen bu noktada Trump’ın ABD müesses nizamını karşısına alması, Amerikan toplumunda derin kırılmalara yol açmış ve 2020 ABD Başkanlık Seçimleri, kutuplaşmanın ve hatta çatışma ortamının yükseldiği bir dönemde yapılmıştı.

Pandemi demokratik değerlerin önemini hatırlattı

COVID-19 pandemisi, milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine, küresel ekonominin resesyona girmesine neden olurken, aynı zamanda siyasal açıdan küresel sorunların belirgin bir biçimde su üstüne çıkmasına sebep oldu. Özellikle gelir dağılımındaki eşitsizlik pandemi sürecinde de artan bir sorun olarak devam etti ve iklim krizinin yıkıcı etkileri, dünyanın farklı coğrafyalarında belirgin bir biçimde insanlığı tehdit ettiği görüldü.

Bunun yanında sosyal yapısı güçlü olan devletler, pandemi sürecinin başında vatandaşlarını korumaya yönelik destek planları açıklarken, otokrasinin egemen olduğu siyasal rejimlerin bu sosyal korumayı gerçekleştirmekte yetersiz kalması ve internetin küresel etkisiyle bu keskinleşen farklılaşmanın çok hızlı bir şekilde insanlar tarafından tüketilmesi nedeniyle, dünyada sosyal devlet kavramı ve refahın adil paylaşılması talepleri, dünyanın farklı ülkelerinde toplumları harekete geçirdi.

Joe Biden’ın ABD’nin yeni başkanı seçilmesiyle birlikte, ABD geleneksel partnerleri ile ikili ilişkilerini yeniden düzenleme sürecine geçerken, ülkede tarihinde görülmemiş şekilde sosyal reformlar gerçekleştirme sürecine gitti. Trump döneminde başlayan bu süreç, Biden döneminde bireysel özgürlüklerin yanında sosyal hakların geliştirilmesiyle devam etti. Bu gelişmelerin nedeni olarak ise ABD kapitalist sisteminin sosyal yönüyle devleti sınırlandırmasından kaynaklı sosyal eşitsizliklerin, toplumsal barışı zedeleyecek şekilde ortaya çıkması ve AB ülkelerinin sosyal devlet olarak bu alanda sağladığı başarı görüldü.

Yeni bilinmez: Şimdi ne olacak?

Rusya’nın Ukrayna‘yı işgali, artık demokrasi ve otokrasi arasında artan gerilimin yeni bir sıcak çatışma alanı olarak özellikle Batı medyasında işlenen bir konu. Rus işgalinin başlaması üzerinden neredeyse 1 aylık bir süre geçerken, yeni bilinmezi anlamak için ortaya çıkan unsurları sıralamak gerekirse:

-ABD Başkanı Joe Biden, ABD’nin geleneksel müttefikleriyle olan işbirliğini yeniden güçlendirdiği görüldü.

-Enerji konusunda Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığının Avrupa güvenlik politikaları açısından Rusya’ya karşı bir handikap olduğu ortaya çıktı.

-Rusya, Ukrayna’yı işgal ederek dünya kamuoyunun tepkisini çekerek psikolojik harbi kaybetti.

-Pandemi nedeniyle parasal genişlemeye gidilmesinin enflasyon üzerinde yarattığı baskıya ek olarak artan enerji fiyatları, enflasyonun daha da yükselmesine neden oldu.

-Popülaritesi Rusya’nın Ukrayna işgali öncesi giderek düşen Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, ülkesinde ve dünyada çok ciddi bir itibar kazandı.

-AB’ye ve Batı İttifakı’na katılmak için ilk kez bir ülke topyekun dayanışma ve direniş mücadelesi verdi. Bunun sonucunda Ukrayna AB’ye Aday Adayı Ülke statüsüne yükseldi.

-Ukrayna Silahlı Kuvvetleri, Rusya işgaline karşı başarılı bir direniş ortaya koyarak Rusya’nın askeri teknoloji kapasitesinin NATO ülkelerinin silah sistemlerinin gerisinde kaldığını gösterdi.

-Rusya‘da savaş karşıtları ülkenin başkenti Moskova’da gösteriler düzenledi.

-Batı ülkeleri, Rusya’ya kademeli olarak ekonomik yaptırımları ağırlaştırdı.

-Rusya’daki rejimin önemli aktörlerinden olan oligarkların mal varlıkları Batılı ülkelerde donduruldu.

-Savaş nedeniyle 3 milyonu aşan Ukraynalı mülteci AB ülkelerine göç etti.

-Rusya Devlet Başkanı Putin, nükleer tehditte bulunarak gerilimi tırmandırdı ve nükleer savaş ihtimali tüm dünyayı kaygılandırdı.

-AB ülkeleri, savunma harcamalarını arttıracağını ve AB Ordusu’nun acil görev gücünün (Pusula) 2025’te hazır hale geleceğini açıkladılar.

Bu gelişmelere ek olarak yeni bilinmezin işaretlerini ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jack Sullivan Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada gösterdi. Sullivan, Ukrayna’yı zor günlerin beklediğini ve bu savaşın kolay ve hızlı bitmeyeceğini de dile getirdi.

Sullivan, Biden’ın NATO ve Avrupalı liderlerle Rusya’nın saldırganlığına karşı 3 temel çabayı görüşeceğini söyleyerek, “İlk olarak, silah ve askeri teçhizat tedarik ederek Ukrayna’nın kendisini savunmasına yardım etmek, ikinci olarak müttefiklerimizle beraber Rusya’ya ciddi ve artan ekonomik maliyetler yüklemek ve üçüncü olarak, doğu kanadındaki duruşumuzu güçlendirerek NATO, batı ittifakı ve müttefiklerimizi Rus saldırganlığının diğer biçimlerine karşı daha dirençli hale getirmek konularına odaklandık. Başkan Biden’ın Avrupa ziyareti bu 3 temel maddenin her biri için daha fazla eylemi içerecek” dedi.

Demokrasi yozlaşıyor mu içselleştiriliyor mu?

Demokratik değerlerin burjuvalaştığını düşünen marksist eleştirmenlere göre demokrasinin özü ve içeriği egemene tekabül edecek şekilde yeniden kodlanıyor. Akademisyen Dinçer Demirkent “Geçiş sürecinde Türkiye I: Demokrasinin öznesini çağırmak” başlıklı yazısında: “Jeopolitik kendini dayattığında kimse demokrasiyi korumaktan bahsetmiyor. Bunun basit bir nedeni var, çünkü demokrasi bir sınıf kavramıdır; bugünlerde ismi çok geçen oligarkların beslediği otokrasiler gibi. Demokrasiler ve otokrasiler farklı kurumlara sahip oldukları için düşman değildir, farklı sınıflara dayandıkları için öyledir. Demokrasiyi kurumlar savunmaz. Demokrasinin bir öznesi, bir fiili ve en az bu ikisinden oluşan bir cümlesi vardır. Demokrasinin öznesi demos’tur ve demos bir sınıf kavramıdır.” Şeklinde bu sürece perspektif katıyor.

Ukrayna halkının 2004 yılında “Turuncu Devrim” ile başlayan demokratikleşme arzusu, Rusya’nın ülkeyi işgali ile sonuçlanırken, aynı zamanda demokratikleşme uğruna göze alınan bu bedelin, bu bedeli hiç ödeme gereksinimi duymamış ve birçok kez demokratikleşmek için ciddi fırsatlar yakalamış Türkiye ile karşılaştırma imkanı sunuyor.

Türkiye’nin bu denklemde konumu ise başka bir yazının konusu olsun!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir