BRANDDAY

Tarafsız, yorum-haber ve analiz.

Demokratlar ve otokratlar: Türkiye nerede konumlanıyor?

7 dakika okuma süresi

Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan bir ülke olarak kabul edilmekte fakat imparatorluk gelenekleri, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, yerini cumhuriyetçi bir ulus devlete bıraktı.

Doğu ve Batı’nın arasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti, asırlar boyunca Avrupa ve Asya medeniyetleri arasında bir geçiş yolu olan Anadolu coğrafyası üzerinde kuruldu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye halkını çağdaşlaştırma vizyonu, dönemin koşulları içinde değerlendirildiği zaman bir devrim olarak kabul edilmekte ancak Türkiye’nin modernleşme süreci, geniş toplumsal kesimlerin uzlaştığı ilkeler üzerinden içselleştirilerek ilerlemediği için, Mustafa Kemal Atatürk ile özdeşleşen çağdaş bir ulus olma fikri, birçok kez kesintiye uğramış veya yıpratılmıştı.

Atatürk, TBMM’de.

Türkiye, II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru gerçekleşen Yalta Konferansı’nda, 3 büyük gücün almış olduğu kararlar çerçevesinde kurulan yeni dünya düzeninde, Jeopolitik konumu itibariyle bir denge unsuru olarak ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı sonunda Nazi Almanyası’ndan kurtardığı ülkeleri nüfuzu altına alması ve yayılmacı politikaları, Ankara’yı Batı İttifakı ile askeri, ekonomik, kültürel ve diplomatik işbirliğine yöneltmiş, bunun sonucunda Türkiye çok partili sisteme geçmişti.

Yalta Konferansı

Türkiye Soğuk Savaşı, askeri darbelerin gölgesinde, milli güvenlik perspektifi politikalarla tamamlarken, demokratikleşme sürecini iç ve dış dinamikler nedeniyle tamamlayamadı ve bunun sonucunda, 1990’lı yıllardan, 2000’li yıllara kadar bir dizi siyasi istikrarsızlıklar yaşadı.

2002 yılında Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde iktidara gelen AKP, Türkiye’nin temel sorunlarına demokratik çözüm modelleri önerdi ve bu süreçte AB’den ciddi destek aldı. 2002-2007 yılları arasında sağlanan istikrar ve buna paralel bir şekilde Türkiye halkında ortaya çıkan rahatlama, Türkiye’nin demokratikleşmesi için tarihinin belki de en uygun konjonktürü sağlamıştı. Ancak Türkiye’deki güç dengeleri içindeki çatışma (devlet içinde yapılanan örgütler veya klikler), Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarını yıprattı ve özellikle 2013 yılında gerçekleşen Gezi Olayları’ndan sonra, Tayyip Erdoğan giderek otoriter bir siyaset anlayışı izledi.

Tayyip Erdoğan, 2013

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri sonrası, Türkiye yeniden milli güvenlik perspektifli bir politikaya döndü. Kürt Siyasal Hareketi ile sürdürülen Çözüm Süreci sona ermiş, PKK ile yeniden çatışmalar başlamıştı.

15 Temmuz Askeri Darbe Girişimi, Türkiye ve Tayyip Erdoğan için yeni bir evre olarak ortaya çıktı. Devlet içinde örgütlenmelerden biri olan Fetullah Gülen Cemaati, TSK içindeki unsurlarıyla bir darbe girişiminde bulunmuş, bunun sonucunda Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan halkı askerlere karşı direniş için meydanlara çağırmış, ordu içinde azınlık bir unsur olan Gülen Cemaati mensupları, devletin güvenlik güçleri ve sivil halkın direnişiyle engellenmişlerdi.

Darbe girişimi sonrası Türkiye’de oluşan politik iklim, demokratikleşme sürecine dönüşmemiş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan artan politik gücünü daha fazla otoriterleşmeden yana kullanmıştı. Ülkede ilan edilen OHAL sonrası devlet içinde geniş bir tasfiye süreci başlamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan milliyetçi, ulusalcı ve siyasal İslamcı siyasi aktörlerle yeni bir rejim inşa etme sürecine yönelmişti.

Devlet Bahçeli ve Tayyip Erdoğan

2017 yılında, OHAL sürecinde gerçekleşen referandumla, 1876 yılından bu yana devam eden parlamenter sistem değişmiş ve yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen başkanlık sistemine geçilmişti. Denge ve denetlemeden uzak, Cumhurbaşkanı’na çok geniş yetkiler veren bu sistem referandumla kabul edildikten sonra Türkiye, 2018 yılında yine OHAL şartlarında erken genel seçime gitmiş ve seçimlerden %52’lik oy ile Tayyip Erdoğan galip ayrılmıştı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan artık Türkiye ile özdeşleşti

Türkiye’de müesses nizamın, demokrasinin gelişmesi için temel ilkelerden biri olan kuvvetler ayrılığı yerine, yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yasama, yargı ve yürütmede belirleyici olduğu sisteme geçmesi, devletin kurum ve kuruluşlarında ortak akıl, istişare ve liyakatın kaybolmasına neden oldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm kurumlarıyla, özellikle 2016 yılından sonra, otoriterleşmenin ciddi tezahürlerini yaşamış ve çok derin bir ekonomik krizin içine girmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebeptir, enflasyon sonuçtur” ısrarı nedeniyle TCMB’nin rezervleri eksiye düşmüş, TL’ye olan güven kaybolmuş ve kamuda artan yolsuzluk, denetimsizlik ve israf, devletin (vergi ödeyen yurttaşların) kaynaklarının hızla tüketilmesine neden oldu. Türkiye’nin Maliye Bakanı Nurettin Nebati’nin, yabancı yatırımcılara güven vermek için “bürokrasiyi alaşağı ederiz”, “arkamızda Cumhurbaşkanı var” sözleri, Türkiye’deki otoriter rejimi gözler önüne seriyor. Giderek ortak akıl, uzlaşma ve liyakatten uzaklaşan Türkiye, kanun hükmünde kararnamelerle yönetilen bir ülkeye dönüştü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Dolmabahçe Sarayı’nda.

Erdoğan’ın denge politikası ne kadar sürdürülebilir?

Türkiye dünya siyasetinde nüfusu, ekonomik büyüklüğü, askeri gücü ve diplomatik etkisiyle bir bölgesel güç olarak Doğu ve Batı arasında konumlanıyor. Türk dış politikası, 2009 yılında gerçekleşen DAVOS Zirvesi sonrası, bölgesel sorunlara arabulucu ülke misyonu yerine, eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun mimarı olduğu “Yeni-Osmanlıcık” politikasına (Osmanlı coğrafyasında sünni kardeşliği, Türk egemenliği) geçmiş ve Türkiye artık bölgesel sorunlara taraf olmaya başlamıştı. Bu politika nedeniyle Türkiye, Arap ülkelerinin iç sorunlarına müdahil olmuş, bölgenin diğer bölgesel aktörleri İsrail, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkileri son derece kötüleşmişti.

Erdoğan, DAVOS’ta (2009).

2020 yılında Biden’ın ABD Başkanı seçilmesi ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’da dış politikada bir revizyona gitmiş ve bu çerçevede Mısır, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ermenistan ile ilişkileri normalleştirme adımları atmıştı. Erdoğan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Türkiye’nin jeopolitik önemini iyi değerlendirerek bu yeni dönemde Rusya ve NATO arasında denge unsuru olarak Türkiye’nin pozisyonunu belirledi. Süreci “ne Ukrayna’dan, ne Rusya’dan vazgeçeriz” şeklinde açıklayan Erdoğan, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini desteklerken, Rusya’ya karşı Batı ülkelerinin almış olduğu yaptırımlara katılmadı. Türkiye’nin Ukrayna ve Rusya arasında gerçekleşen müzakerelere ev sahipliği yapmasını “Türkiye arabulucu değildir. Türkiye bir kolaylaştırıcıdır” şeklinde tanımlayan Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’e “onurlu çıkış” önermiş, bu girişimleri ve rolü nedeniyle Batı’dan olumlu mesajlar almıştı.

Erdoğan, Dolmabahçe’de Rusya-Ukrayna müzakerelerinde.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesiyle birlikte NATO geçtiğimiz haftalarda Brüksel’de olağanüstü toplandı. Zirveye katılan Erdoğan’da, bu savaşta ülkesinin kilit ülkelerden biri olduğu gerçeğinin özgüveni vardı ve diğer liderlerin Erdoğan’a yaklaşımından da bu gerçek çok net bir şekilde anlaşılıyor. Erdoğan’ın Batı İttifakı ile yaşadığı sorunlar, şimdilik hem Batı kamuoyunda, hem de siyasetinde gündemden çıkmış gibi gözüküyor.

Erdoğan, NATO Olağanüstü Zirvesi için Brüksel’de (2022).

Erdoğan’a dış politikada Türkiye’nin artan jeopolitik önemi yeni bir diyalog alanı oluşturmuş olsa da, kurmuş olduğu otoriter rejimin devamlılığını sağlayacak rahatlığı sağlaması zor gözüküyor. Erdoğan’ın özellikle 15 Temmuz’dan sonra izlediği politikalar nedeniyle Türkiye’nin Batı ile ilişkileri çok ciddi hasar aldı. Türkiye’nin oluşan bu güven krizini Batı ile Rusya arasındaki denge politikasıyla aşması çok zor. Türkiye’nin Batı İttifakı ile olan kurumsal ilişkileri ve Türkiye’nin Batı İttifakı için olmazsa olmaz öneme sahip jeopolitik konumu, Erdoğan’a Batı ile ilişkilerde yeni bir manevra alanı sağlamıyor.

Kriz anlarını kendi siyasi geleceği için bir fırsata çevirme konusunda bir uzman olan Erdoğan için izlenilen denge politikası sürdürülebilir değil. Putin, başlattığı işgal nedeniyle tüm dünyada kötülüğün bir objesine dönüşürken, onunla son derece pragmatik ilişkiler yürüten liderler Batı kamuoyunda sorgulanmaya devam edecek. Putin ile ilişkileri “dostluk” boyutunda olan NATO liderlerinin bu durumu sürdürebilmesi zorlaşacak.

2016 yılının Ağustos ayında gerçekleşen Petersburg Zirvesi ile ABD’ye karşı Rusya ile ilişkilerini güçlendirerek kendi siyasi geleceğini uzatan Erdoğan, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un “özel ilişkiler” olarak tanımladığı Türkiye-Rusya ilişkilerini revize edecek mi, bunu ilerleyen zamanda hep birlikte göreceğiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir